|
 |
 |
|
 |
|
| Seden Gürel |
Seden, Seden'i anlatıyor...
12 Eylül 1965 yılında Ankara'da Gülhane hastanesinde 8 aylıkken annemin özel
doğumevinde doğum yapma projesini mahvederek doğuvermişim gece 02:00 sularında
bilemeden tarihe yazılacak bir günde doğduğumu... Sedat, Semra ve Sedef' ten
oluşan familyaya biraz Seden Kızıltunç' tan esinlenilerek ama anlamı bilinmediği
için bu da S' eden geliyor denerek eden adını almışım... Ebe azimle beni erkek
sanıp göbeğimi Ali diye kesmiş olsa da babaannemin adı olan Nadire' de göbek
adım olarak konmuş... Kısacası 24 yılını Nadire Seden Kutlubay olarak geçirdiğim
yaşamım başlayıvermiş bir çığlıkla... Bu çığlık seslimiydi sessizmiydi
bilmiyorum ama yine 35 yıl boyunca "müteyakkız" namı diğer "uyanık" olarak
benimsediğim adımın esas anlamının "sessizliğin çığlığı" olduğunu öğrenince
merak eder oldum ilk çığlığımı... Bu arada adımızın (adı Seden olanlardan
bahsediyorum) bilmediğim bir tanımını bilen varsa lütfen iletsin ona da uyum
sağlarım sanırım ama işin doğrusu ben bu sessizliğin çığlığı işini pek sevdim
vazgeçesim de yok...
Asker çocuğu olarak dünyaya gelmiş olmam nedeniyle babam emekli olana kadar
İstanbul - Ankara - Gölcük arasında mekik dokuduk biraz, aslında ablam 4.sınıfa
kadar her yıl başka bir okulda okuma şanssızlığını benden daha fazla yaşadı zira
ben daha ilkokul 1. sınıftayken babam emekli oldu ve biz son karargahımız olan
İstanbul'a yerleştik. sonuçta ben ki okul değiştirerek şanslı kullar arasına
yazdırdım adımı... Ama keşke biraz daha Ankara'da kalsaydık ve canım dedem
(dedelerimi tanıyamamış olduğum için halamın can yoldaşı, hayat arkadaşı ve
allah daha çoook uzun ömürler versin sevgili eşine dede derim) bir sene daha
evlerinin önünden geçerken sadece bizim için sıcak yatağından kalkıp camı açıp
attığı şekerlerden (bir gün bile sektirmedi) biraz daha atsaydı...
Neyse sonuçta İstanbul'a geldik ve ben ikinci sınıfa Bahariye İlkokulu'nda
başladım, beşinci sınıfa kadar da bu okulda okuyup oradan mezun olmayı başardım
ama taşınmaya alışmışız bi kere, bu nedenle de periyodik aralarla şehir içinde
aynı sokakta bile olsa taşınmayı sürdürdük. Eh insanın eşi de öğretmen çocuğu
olunca, evlendikten sonra da bu alışkanlığımızı sürdürerek 3 yılda bir ev
değiştirdik bu arada bizi bir önce yaşadığımız mekanda bulamayanlar
boşandığımızı ya da evimizi ayırdığımızı söyleyip durdular olsun elalemin ağzı
torba değil dolayısıyla büzmek imkansız koyverin gitsin...
O kadar kısa bir şekilde günümüze geleceğimi sanıyosanız da acaip aldanıyosunuz
zira sanat hayatımın başlangıcına dönersem 3 yaşında halamın gecelik ve
sabahlıklarını giyip kendimi "ve şimdi huzurlarınızda Çolpaaaan İlhaaaan" diye
sundurarak aile meclisine söylediğim şarkılara geri dönmem gerekir, korkmayın
bunu da yapmiiiicam. Ama Bahariye ilkokulunda okurken önce koroya katılıp sonra
da ilk solom olan "Yine Bir Gülnihal" adlı şarkıyla okulu, velileri ve deee tüm
öğretmenleri ağlattığımı söylemeden de duramıyacağım bir gerçek... O zamanlarda
şarkının sözlerini tam anlıyamadığım için nasıl o kadar içli söylemeyi başarmış
olduğumu da hala anlıyabilmiş değilim ama olsun. ( aslında pek de güzel
anlıyorum müzik evrenseldir ve bugün beni hiç bilmediğim dildeki bir şarkı, kimi
zaman ağlatır kimi zaman da güldürür ) Neyse hakikaten oldukça başarılı bir
öğrenci olarak ilkokulu bitirdim... Ahaaaa hatırlayıverdim bunu da yazıcam...
hadi bakalım... O dönemlerde TRT' nin açmış olduğu bir yarışma vardı adını
gerçekten hatırlayamıyorum ama yeni ya da genç yetenekler gibi bir şeydi.
Radyoevine gidip kaydınızı yaptırıyordunuz ve sizi sınava çağırıyorlardı bu
sınavda başarılı olursanız ( yaaaani yetenekli görülürseniz ) tekrar
çağırılıyordunuz ve ses kaydınız yapılıyordu ardından da aynı adlı programda
şarkılarınızı milyonlara iletme şansına sahip oluyordunuz siyah beyaz camda...
Annemle babama bu yarışmaya katılma isteğimi ilettiğimde inanamadılar utangaç
kızlarının bu isteğine ama saygı duydular ve vazgeçmeyeceğinden eminsen diyerek
kaydımı yaptırdılar. (aslında son dakika korkup kaçacağımdan eminlerdi diye
düşünüyorum) Sınav günü geldi çattı... Vazgeçmedim... Semiramis Pekkan'ın
"Nerdeysen" ve Rana Alagöz'ün "Aşkın Gözü Kör mü Acaba" adlı şarkılarını
seslendirdim ve başarılı oldum sınavda, ardından kayıtlar yapıldı ama program
yayından kaldırıldı ve ben "Küçük Seden" olamadım... Kader... Olsun zaten işin
açıkçası ben oraya kadar olan kısmı istiyodum geri kalan kısmından hakikaten
kaçabilirdim : Neyse ciddi hayat yolunda ablamın ardından Maarif Koleji'ni
(mezun olurken Kadıköy Anadolu Lisesi idi adı arada sanırım bir kaç isim daha
değiştirdi 7 yıl büyük bir keyifle okuduğum okulum..: ) kazanmam gerektiği aksi
takdirde Kadıköy Kız Lisesine gideceğim tebliğ edildi ailem tarafından... Neeee
? Karma okul dururken tek kız okulumu ?... bırrrrr.... Tabi ki tebligata uyduk
ve 48. olarak (aman tanrım başarısızlık ablam 25. olmuştu) kazandık okulu... Ne
iyi etmişim ve ne iyi etmişler... Keyifle bin kez daha dönüp o yedi seneyi
okurum sevgili okulumda ama aynı arkadaşlarımı aynı öğretmenlerimi de isterim...
Özellikle ufkumu açan bana müziği öğreten, daha da sevdiren, yaşatan
öğretmenlerim Fikret Evcil ve Turgut Ertaş'ı... Hala onlardan öğreneceğim çok
şey var çünkü... yedi yıl yetmedi... Hazırlık A da İngilizce yi öğrenmek için
sınıfça debelenirken ben yine müziğin içine dalıverip okul korosuna atıverdim
kapağı.
29-Ekim ve 10 Kasım' larla başladı yeni sergüzeşt... Bu kez solom "İstiklal
Savaşımın En Büyük Kahramanı" diye başlıyordu ve ben söylerken ağlıyordum çünkü
ne söylediğimi çok iyi biliyordum... Notalarla haşır neşir olduk, köklü bir koro
eğitimi almaya başladık, klasik müzikle içiçe yoğrulduk... Yaşımız itibarı ile 2
sesli olan koromuz biz büyüdükçe güçlendi 4 sesli oldu, Niksar'ın Fidanlarından,
Yunus Emre Oratoryosuna, Muammer Sun'dan Bach'a uzanan yolculuğu hep birlikte
gerçekleştirdik... Müzik dersleri yetmedi, öğle teneffüslerinde buluştuk, o da
yetmedi
Cumartesi Pazar günleri okulumuzda buluşup çalıştık üfff demeden... Hem müziği
içimize sindirdik, hem Türkiye Liselerarası Çoksesli Korolar birincisi olduk,
Atatürk Kültür Merkezin de her yıl çok güzel eserleri seslendirme şansını elde
ettik, bilgilendik, yüreklendik, mutlu olduk... Umarım öğretmenlerimizi de mutlu
ettik... Tabiiii ben enerji dolu bir yaratık olduğum için bu çalışma bana
yetmedi ve Milliyet Gazete'sinin düzenlediği "Liselerarası Müzik Yarışması" na
da okulumuzun kız solisti olarak katıldım... Herkes güzel güzel bilindik
şarkılar söylerken ben okulumuzun orkestrasını oluşturan ve hepsi benden 3 yaş
büyük olan aaaabilerim Mithat, Erhan, Göksel, Önder ve Fatih'in ( hepsi bugün
kocaman birer işadamı ve benim candostlarım ) seçimi olan Jesus Christ Superstar
Rock Opera'dan "The Temple" adlı şarkıyı çığlık çığlığa söylemek durumunda
kaldım... Veee yineee iyiki de kalmışım, bu kez hayatıma müzikaller ve yeni
hayaller girdi zira... çok önemli bir adamla daha tanıştım... Okul orkestramızı
çalıştırmayı kabul eden ve bizimle birlikte her anını geçiren çoook çok önemli
bir adam... ozamanlar harika çocuk bugün harika adam... Aydın Esen... Üç yıl üst
üste kız solist dalında okuluma birincilik kazandırdım... Yaşasııııın ! : Bu
arada sporcu da olma azmi içerisinde voleybol oynama girişimlerinde de bulundum
4 yıl kadar debelendim, zira pek yetenekli değildim, herhalde beni sevdiler ve
katlandılar Altınyurt Klubünde, ben olmuyo bırakıyorum diyene kadar atmadılar
beni takımdan sağolsunlar... Antremanlar da, hafta sonları spor salonları da çok
keyifliydi... Dersler, müzik, spor başka bişeye vakit kalmıyodu zaten işin
açıkçası...Yine aynı zamanlarda Aydın Esen'le birlikte ilk Eurovision'a katılma
girişimini de gerçekleştiriyorduk. "Dostluk" adlı şarkı finale kalmayı başardı
ama finalde şarkıyı Kayahan seslendirdi... Olsun ben bu arada ilk stüdyo
deneyimimi yaşadım hem de İstanbul Gelişim Stüdyolarında Garo Mafyan ve Selçuk
Başar' ın denetiminde, yaşım 14'kene...( böyle bir kelime olmadığını kesinlikle
biliyorum, hoşuma gitti ama etkilenip kullanmayın, yanlış yapmış olursunuz.)
Şerif Yüzbaşıoğlu ile tanıştım, okulumu bitirdikten sonra yurtdışı müzik
festivallerine katılmayı planladık maaalesef gerçekleştiremedik... Büyük ustayı
kaybettik... Ve ben böylesine büyük bir ustadan bir şeyler öğrenme şansına sahip
olamadım...
Veeee 1983 yılı geldi çattı... Mezun oldum liseden yine iyi bir öğrenci olarak,
üniversite sınavlarında da başarılı olup İ.T.Ü Mimarlık Fakültesi Mimarlık
Bölümünü kazandım... Ne olacak şimdi ?... Mimar olma yolunda ilerliyoruz, bitti
mi müzik????? Galiba...9999 Hayııııııır ! Benimle aynı dönemde Boğaziçi
Üniversitesine giren ve müzikle de içiçe olan arkadaşlarımdan bir haber geldi
çok zaman geçmeden... Müzik Klubünde pop caz besteler yapan ve bu besteleri
garip bir ustalıkla seslendiren bir grup vardı veeeee konserleri vardı... İlk
konserlerine izleyici olarak gittim, e tabi hayaller kurmaya başladım ben de
onlarla şarkı söylesem diye... O da ne ? Bir hafta sonra tanışmak istediler
benimle... Müzik yarışmalarından tanırlarmış beni OOOOOOLEEEEEEY! Yine gittim
Boğaziçi Üniversitesine tanıştık, her şey süpeeeeeer....Üstelik tanıştığım
gençlerden biri de Aykut Gürel...: Bak sen şu işe... Provalar, gidiş gelişler,
keyifli günler, ama hayal gerçekleşmedi... Zira sinir ve ukala ve kendini
beğenmiş Aykut'la kavga ettik ben şarkı söylemiyorum dedim... O da solist mi yok
dedi. |
|
|
 |
|
 |
|